Food in Life - Yiyecek, İçecek, Mekan ve Gastronomi Kültürü Portalı -
foodinlife.com.tr - makale / Eklenme Tarihi: 12.11.2012

Bir 'Beyefendi'nin Sofrası...

Gurme - Yazar Nedim Atilla
Geçtiğimiz '29 Ekim Cumhuriyet Bayramı' kutlamalarında ekrana çıkan hemen her tarihçi, Mustafa Kemal'in 'Cumhuriyet'i ilan kararını, 24 saat önce 28 Ekim akşamı yemek sofrasında dostlarına açıkladığını anlattı. Atatürk'ün yaşamında ve anılarında büyük bir yer tutan sofralar; yemekleri, sunumları, konukları, müzikleri ve fikir sohbetleriyle bir tür 'akademi'ydi. Ölüm yıldönümünde, o sofraya biraz yakından bakalım...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, iyi derecede bildiği Rumca ve Fransızcası ile antik çağın 'akademia' kültürüne vakıf biriydi. Antik çağda kent ve devlet yöneticileri, çeşitli mesleklerden kişilerle, aynı sofrada oturur; yiyip içerken tartışır ve bir tür fikir fırtınası yaşarlarmış.
Öğrencileriyle 'Diyaloglar' olarak tarihe geçen tartışmalarını, ünlü filozof Platon (bizim için Eflatun), bir anlamda 'akademia' olarak değerlendirirmiş. Sonrasında da devlet adamlarıyla sanatçıların ve filozofların buluşmasına da bu ad verilir olmuş. Platon, aynı hocası Sokrates gibi, öğrencileriyle günün sorunlarını aklın ve bilimin ışığında tartışmayı severmiş. Bu 'akademia'larda gerçeklere, iyiye, güzele, doğruya varmanın yolları aranırmış. Gazi'nin sofrasını anlatanlardan biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu da bakın ne diyor: 'Atatürk'ün sofrasından hepimizin ruhunda ve dimağında nice derin, tatlı ve ibret verici anılar; yaşama ve insanlığa dair nice değerli dersler kalmıştır.'

SANAT VE SİYASET BİR ARADA
Sanattan ve siyasetten bahsedilen Atatürk'ün bu toplantılarında, ciddi meselelerden konuşulur, okumalar yapılır, notlar alınırmış. Bu entelektüel forumda kuşkusuz 'içki' olurmuş ama asla 'su gibi' akmazmış; insanların sarhoş olduğu da görülmezmiş. Atatürk, fikir ve düşüncelerin serbestçe konuşulduğu, ancak dedikodu konularına izin vermediği sofralarında, çalışma ve uyku dışındaki zamanının çoğunu geçirmeyi bir yaşam tarzı olarak benimsemişti.
Aslında düşünecek olursanız, bu büyük devlet adamının 'biricik eğlencesidir'; bir masanın başında dostlarıyla sohbet etmek, şakalaşmak ve böylece keyifli bir gece geçirmek... Dostlarla acı-tatlı hatıralar anlatılır, maceralar dile getirilir, farklı görüşler tartışılırmış. Sofralara zaman zaman bir 'ince saz' ekibi de eşlik edermiş. Çoğu zaman şarkılara iştirak ettiğini de biliyoruz. Giyim-kuşamda olduğu gibi müzik konusunda da çok zevkliymiş. Günaşırı yakın dostları Salih Bozok, Nuri Conker, yaveri Cevat Abbas ile yemek yermiş. Atatürk haftada bir kez de Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Nadir Nadi gibi fikir adamları ve gazetecilerle paylaşırmış sofrasını... Düşünce alışverişinde bulunmak için özel olarak davet ettiği konuklarıyla iç ve dış politika, dil, tarih ve coğrafya üzerine tartışmayı da çok severmiş. Bu yemeklerin sık tekrarlanmasına ve uzun sürmesine, kısa süre evli kaldığı eşi Latife Hanım'ın sert tepkiler gösterdiğini Çankaya anılarından öğreniyoruz.
Sofradaki içkilerin başında rakı gelir; rakının yanında en sevdiği mezeler leblebi, Ezine peyniri ve kavun tüketilirmiş. Gazeteci-yazar Mehmet Yalçın'dan öğrendiğimize göre, Avrupalı bir asilzade gibi zarif ve kibar, bir yönüyle de sıcakkanlı bir Rumeli insanı olan Atatürk'ün en sevdiği içki, herkesin bildiği gibi, her zaman rakı olmuş. Viskiyi ender içer, bira ve şampanyayı severmiş.
Özellikle Viyana'daki okul yıllarında içtiği biranın tadı damağında kaldığından olsa gerek, Ankara'daki Avrupai birahanelere gidip Alman birası içermiş. Ancak içkiyi sevmesine rağmen, değerli çalışması 'Nutuk'u kaleme alırken üç ay boyunca ağzına içki sürmemiş. Falih Rıfkı Atay, 'Nutuk'un yazıldığı dönemde, herkesin içkisini yudumladığı yemek masalarında, Atatürk'ün bir gün bile içki perhizini bozmadığını anlatır, 'Çankaya' adlı eserinde... Atatürk ile ilgili kaynaklardaki bir diğer ortak görüş de, Kurtuluş Savaşı süresince hiç içki içmediğidir.

KUŞKONMAZ YETİŞTİRTTİ
Atatürk, Batı dünyasının hayat tarzını iyi bildiği için, yabancı konuklar geldiğinde, yemeği şampanya ile başlatırmış. Ayrıca yabancı konuklara verilen bu ziyafetler, 'yoksul' sayılabilecek durumdaki Türkiye'nin başını dik tutacak kalitede olmuş her zaman... Örneğin İran Şahı'na 'Starzburg usulü kaz ciğeri', İsveç Prensi Gustave'a 'kral usulü bıldırcın' ikram edilmiş. Bir başka küçük ayrıntı da şudur: Gazi, Avrupa'da tanıyıp çok sevdiği 'kuşkonmaz'ı Türkiye'de bulamamaktan yakındığı için, bu sebzenin tohumlarını getirterek Yalova'daki çiftlikte yetiştirilmesini istemiş.
Aslında Atatürk, sofrasının özenle kurulmasına dikkat eder, ancak yemek konusunda çok da seçici davranmazmış.
En sevdiği yemekler karnıyarık, defneyaprağıyla pişirilen kuru fasulye ile 'yağlı fasulye' dediği zeytinyağlı taze fasulye imiş. 1938 yılında, hastalığının son aşamasında, karaciğerine iyi geleceğine inandığı için enginar yemek istemiş. Ancak o tarihte İstanbul'da bulunmadığı için Hatay'dan ısmarlanan enginarı da yemek kısmet olmamış.
Sadece başarılı ve son derece ileri görüşlü bir devlet adamı değil, aynı zamanda da zarif bir keyif erbabı olan Atatürk'ü saygıyla analım...

ŞARAP, BİRA VE VİSKİ TESİSİ KURDU
1925'te Ankara'da kurulan Atatürk Orman Çiftliği'nin şarap tesisinde, Macaristan'dan gelen ustalar, 1950'lere kadar şarap üretmiş. Bugün hala üretilmekte olan bu şarabın adı da, bölgenin antik çağdaki sahipleri olan Frigyalıların mitolojisinde önemli yeri olan 'Boğa Kanı'... Ayrıca Atatürk, Bulgaristan'dan şarap için getirilen meşe fıçılara rakı koydurup dinlendirir; aroması değişen ve rengi hafifçe sararan rakıyı konuklarına ikram etmekten de zevk alırmış. Çiftliğin şaraptan sonra diğer önemli üretimi bira... Birayı çok seven Atatürk, Danimarkalı uzmanları getirterek buraya bir tesis kurdurmuş ve çok sevdiği siyah bira 'Salvator'un benzerini yaptırmış. Hatta bu tesis uğruna Başbakan İsmet İnönü'yle tartışmış. Çiftliğin ünlü siyah birası, önceleri 'Salon Birası' adıyla satılmış; Atatürk'ün ölümünden sonra fabrikayı devralan Tekel, efsaneleşen 'Tekel' birasını da burada üretmiş. Türkiye'nin yerli viskisi 'Ankara Viskisi' de bu tesiste yapılmış.

'SARHOŞUN BİRİDİR' DESELER...
Emekli Tümgeneral Muzaffer Erendil'in yazdığı 'İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk' kitabından bir bölüm: 'Atatürk'ün hayatı bütün kusurlarıyla meydandaydı, gizli ve gizlenilecek bir tarafı yoktu. 1925'te bir yaz günüydü. İzmir'de Kordonboyu'nda, Atatürk'e tahsis edilen evin mermer sofasında büyük bir sofra etrafında, İzmirli davetliler toplanmıştı. İçiliyor ve konuşuluyordu. Kordon'a bakan kapılar ve pencereler açıktı. Halk üst üste yığılmış içeriyi ve bizi seyrediyordu. Başyaver Binbaşı Rusuhi kalktı, pencereleri ve kapıyı kapattırdı. Gazi Mustafa Kemal, niçin kapatıldığını sordu. 'Halk bakıyor da onun için' dediler. Gazi, kapıların ve pencerelerin kanatlarını yeniden açtırdı ve sofrayı kapıya yanaştırdı.
Kadehini birkaç defa halkın şerefine kaldırdı. Halkın şerefine içti. Dışarıda her seferinde bir alkış tufanıdır koptu. Vakit ilerledikçe halk dağılmaya başladı. Nihayet kimse kalmadı. Gazi, 'Rusuhi Bey, hadi şimdi davet edelim bakalım kimse gelir mi? Halkın seyrinden, merakından değil; alakasızlığından, küskünlüğünden korkmalı. Şimdi onlara, Mustafa Kemal içiyor, sarhoşun biridir, derlerse; evet, biz O'nu gördük, başka neyi, ne günahı var; bize onu söyleyin, derler ve beni müdafaa ederler' demiş.'

Yorum Ekleyin :

İçeriklere yorum ekleyebilmek için lütfen kullanıcı girişi yapın.

Yazarın diğer makaleleri