Food in Life - Yiyecek, İçecek, Mekan ve Gastronomi Kültürü Portalı -
foodinlife.com.tr - makale / Eklenme Tarihi: 12.09.2011

Beyoğlu'nu Öldürmeyin!

Mehmet Yalçın
Beyoğlu Belediyesi’nin Asmalımescit’te ve İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarında yaptığı masa kaldırma operasyonu, bir ay öncesine kadar cıvıl cıvıl olan bölgeyi “kurutmaya” başladı...
Moet & Chandon’un iki kilometre uzunluğundaki mahzenlerindeydik. Şampanyacılar II. Dünya Savaşı’nda bu mahzenler sayesinde milyonlarca şişeyi işgalci Nazilerden saklamışlar, mahzenin birkaç yüzbin şişelik kısmını yemlik olarak bırakırken, kalan asıl stoku ördükleri duvarların arkasına gizlemişlerdi.
Aynı zamanda bir şampanya şövalyesi de olan rahmetli Tuğrul Şavkay, nemli taş duvarları kaplayan küf pamukçuklarını göstererek mihmandarımıza sordu: “Bu küfler buradaki şampanyalara bulaşıp onları bozmuyor mu? Bunları temizleseniz daha iyi olmaz mı?”
Mihmandar “Bu soruyu soran belki de bininci kişisiniz” dedi: “Küfleri bilim adamlarına incelettik. Bize dediler ki, ‘Bu küfler normalde şarabı bozabilir. Nasılsa şampanyalarla barış içinde yaşıyorlar. Tümünü kazıyabilir, mahzeni tamamen sterilize bile edebiliriz. Ama doğa boşluk bırakmaz. Bu yüksek nem oranında mutlaka başka küf gelişir. Ve o küf, milyonlarca şişe şampanyanın canına okuyabilir... İyisi mi hiç kurcalamayın!’”
Türkiye’nin en ünlü semti bilinmeyen bir sonuca gidiyor
Tıpkı bu hikâyedeki gibi bir durum, son günlerde Beyoğlu’nda yaşanıyor. Beyoğlu Belediyesi, kendi mecrası içinde gelişen Beyoğlu’nun eğlence ve yeme-içme hayatına radikal müdahalelerde bulunuyor ve Türkiye’nin en ünlü semtini bilinmeyen bir sonuca doğru götürüyor...
Asmalımescit ile İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarında restoran, kafe ve barların sokaklara yayılan masalarını sert bir operasyonla kaldırtan belediye başkanı Ahmet Misbah Demircan, geçen hafta bununla ilgili ilk kez televizyona çıktı ve Bloomberg kanalında Kenan Erçetingöz’ün konuğu oldu. Programda özetle “Beyoğlu tek bir sektöre, sadece yeme-içme ve eğlenceye terk edilemez. Burası aynı zamanda bir kültür merkezi. Okullar var, sanat galerileri var, Galata Mevlevihânesi gibi yerler var. Beyoğlu’nda yaşam bir karma olmalıdır” dedi.
İngilizlerin sattığı romlu panç, meyhanecileri sinirlendirmişti
Başkanın ilk bakışta çok makûl görünen sözlerine karşı, şunları da hatırlamalı: Beyoğlu, eski adıyla Pera, Fatih’in İstanbul’u almasından önce bile, Cenevizliler zamanından bu yana bir liman semti olan Galata’nın bir uzantısı. Bütün eski liman şehirlerinde olduğu gibi buralar hem finans ile ticaretin (Osmanlı devletine bile borç veren Galata bankerlerini unutmamalı!), hem de eğlencenin semti. Galata civarındaki şekerci dükkânlarını işleten İngilizlerin buralarda romlu panç sattıkları, bu yüzden de işleri bozulan meyhanecilerin 1850’de sadrazama dilekçeyle şikâyette bulundukları bu sütunda daha önce de yer almıştı. Hem içilen, hem de yalnız erkeklerin kadın buldukları Galata balozları, Almanya’dan taze gelen biraların yine Alman sosisleri eşliğinde sunulduğu Asmalımescit birahaneleri, Balıkpazarı’nın ünlü meyhaneleri, asırlar öncesinin edebiyata geçmiş anıları. Kısacası Beyoğlu sinemaları, elçilikleri, okulları hatta resmi daireleri bolca olsa da asıl olarak eğlence ve yeme-içme hayatıyla insanları cezbeden, bu renkliliğiyle “dünya markası” olan bir yer.

Çayın da nargilenin de rakının da özgürce içildiği yer
Şık bir kafenin az ilerisinde müşterilerin küçük taburelerde karnını doyurduğu ciğerci ya da salaş işkembeci, kazınması gereken bir pürüz değil... Tersine, lüks kafede oturmanın cazibesini artıran bir unsur. Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan, kokoreççinin ilerisinde lüks restoranın olması, ucuz birahaneyle şık pub’ın yanyanalığı, tiramisunun da, kazandibinin de en iyisinin orada yenebilmesi. Rakının da, çayın da, nargilenin de özgürce ve keyifle orada içilebilmesi.
Son yıllarda hacmi -belediyenin de teşvik etmesiyle- büyüyen bu yeme-içme dünyasını Beyoğlu’nun sanat ve kültür hayatının düşmanı gibi göstermek, büyük bir yanlış. Dünün ıssız Tepebaşı’sında bugün seçkin bir Pera Müzesi var ve dolup taşıyorsa, bu biraz da o caddedeki restoranların, kafelerin verdiği hareketten, yarattığı cazibeden ötürü. Ya da başkanın sıkça vurguladığı -bence de çok başarılı bir kültür hizmeti olan- Sahaf Festivali, bir torba kitabı aldıktan sonra Yakup’ta iki duble atarak edebiyat dedikodusu yapmakla daha bir keyifli.
Sokak, eskisi gibi serserilerin dolaşabileceği kadar ıssız
Kaldı ki, birkaç haftadır restoran ve barların sönüklüğü yüzünden sokaklarda kutu bira içen gençler ya da bıyık burarak etrafı kesen eski usül bitirimler de artmış durumda... Sokakların yürünemeyecek kadar doluşu nasıl bir tehlikeyse, eskisi gibi serserilerle dolacak kadar
ıssızlaşması da başka bir tehlike...
İstanbul âşığı büyük yazar Refik Halid, Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayli ıssız olan Boğaz kıyılarının “kurtarılması” için yapılan imar çalışmalarını eleştirdiği bir yazısını, “Fazla keser sesi istemez. Perileri kaçırmayalım!” diye bitirmişti. Bir kentin kendi mecrasında renklenerek gelişen tarihi bir semti de, aşırı müdahale istemez. İyileştirelim derken, kurutup renksizleştirebiliriz yoksa.

(Milliyet)

Yorum Ekleyin :

İçeriklere yorum ekleyebilmek için lütfen kullanıcı girişi yapın.